Alparslan Malazgirt’te kiminle savaştı?

26.08.2022
166
Alparslan Malazgirt’te kiminle savaştı?

Ebu’l-Feth Muhammed Alparslan bin Davud Gazi, Malazgirt’te sadece Romen Diyojen ve Bizans ordusu ile mi savaştı? Yoksa aklının yarısı, arkasında onu vurmak için fırsat kollayan öz kardeşinde miydi? İşte böyledir trajedi… Her iki kardeşe de kırk küsur yıllık birer ömür bahşedilir, ancak biri tarihe âsi, öbürü gazi olarak geçer.

Hiç şüphesiz tarih, yeryüzündeki en iyi öğretmenlerden biridir. Onun bize verdiği pek çok ders arasından özellikle biri pek trajiktir; aynı sulbden veya batından dahi olsa, bazen iki zıt mizaç arz-ı endam eder: Tarihi geçenler veya tarihe geçenler… İşte, Alparslan ile ağabeyi Kavurd da bu trajik tarihi karakterlere birer misaldir. Biri çoktan tarihini doldurmuştur, diğeri ise hâlâ tarihi doldurmaya devam etmektedir.

Büyük Selçuklu Devletinin “büyük” hükümdarı Alparslan, amcası Tuğrul Bey 8 Ramazan 455 (4 Eylül 1063) tarihinde Rey’in Tecrişt yaylasında yetmiş yaşındayken vefat ettiğinde, o zamanki Türk töresine göre tahtın vârislerinden biriydi. Gaznelilere karşı babası Çağrı Bey ile Tuğrul Bey komutasında gerçekleşen Dandanakan Savaşına (1040) emrindeki genç arkadaşlarından oluşan okçu birliğiyle katılıp savaşın seyrini değiştirdiğinde henüz on bir yaşında olan Alparslan, kısa ama parlak askerî geçmişi nedeniyle bir adım öndeydi. Ancak başkaları da vardı. Diğer vârislerden birkaçı, üç yıl önce vefat eden babası Çağrı Bey’in amcazadesi Kutalmış Bey ile Çağrı Bey’in öbür oğulları Süleyman ile Kavurd idi. Alparslan, kardeşleriyle yaptığı mücadeleden, Süleyman’ın tahttan feragat etmesi, Kavurd’un da Alparslan’ın başkent Rey’i ele geçirmesi üzerine, meliki olduğu Kirman’a geri dönüp itaat etmesi nedeniyle galip çıktı. Ancak Kirman Meliki Kavurd, Alparslan adına okuttuğu hutbeye kendi adını da ekleterek gelecekteki niyet ve hedefine dair işaretler verdi. Oysa mülk ve devlet şerik kabul etmezdi.

Beklenmedik zafer

Büyük amcazade Kutalmış Bey ile mücadele biraz daha zorlu oldu, ancak özellikle Vezir Nizamülmülk’ün başarılı siyaseti ve Sungurca, Buldacı, Ağacı, Külsarığ, Pehlivan, Savtekin, Altuntak gibi namlı beylerin kendi yanında saf tutmasının da yardımıyla Alparslan, Milh vadisinde yaptığı savaşı kazandı. Zeki ve tecrübeli bir asker olan Kutalmış, civardaki akarsuların yatağını Alparslan’ın güzergâhındaki çorak tuz vadisine çevirmiş ve yolu bir bataklık haline getirmişti. Savaş öncesi istişarede beylerine dağın etrafından dolaşmanın mümkün olup olmadığını soran Alparslan, olumsuz cevap alınca, kendi emirlerinin ve karşıdaki Kutalmış Bey’in şaşkın bakışları altında atını bataklığa sürmüş ve şiddetle hücuma geçerek beklenmedik bir zafer kazanmıştı. Yeğeninin bu cüretkâr hareketi karşısında ordusu dağılan Kutalmış Bey, savaş alanından kaçmaya çalışırken atının tökezlemesi sonucu düşerek hayatını kaybetti. Rivayete göre, merhametli Alparslan, Kutalmış Bey’in ölümüne o kadar çok ağladı ki, yanında bulunanlar da hem genç sultan gibi ağladı, hem de onu teselli etmeye çalıştı.

Rum Gazâsı
Bin yıla yakın zamandır sanki bir sevk-i ilahi gereği hep doğudan göçüp güneşin battığı yöne akan ataları gibi, Alparslan da bir an önce batıya yönelmek, büyük dedesi Selçuk Bey’den beri şereflendikleri İslam dinini fetih ve gazâ ile yaymak istiyordu. Bu niyetle, acele ediyor, Büyük Selçuklu’nun batı sınırında sürekli çatışma yaşadığı Bizans İmparatorluğu ile ona bağlı Gürcü krallığı üzerine sefere çıkmak için hazırlık yapıyordu. Aralık 1063’te tahtı elde edişinden henüz birkaç ay sonra, Şubat 1064’te yanında henüz dokuz yaşındaki oğlu Melikşah ve veziri Nizamülmülk de olduğu halde, “korkunç dalgalarla çalkalanan bir denizi andıran muazzam” ordusuyla “Rum Gazâsı” adı verilen batı seferine çıktı. Doğu Anadolu ve Kafkasya’da Gürcü ve Ermenilerin elinde bulunan pek çok yeri zapt edip Bizans’ın doğudaki en muhkem ve “alınamaz” denilen 200 bin kişilik Ani Kalesi’ni fetheden Alparslan için bütün İslam dünyasında dualar edildi. Halife Kaimbiemrillah özel elçisiyle gönderdiği mektubunda takdir ve tebriklerini bildirerek kendisine “Ebu’l-Feth” (Fethin babası) unvanını verdi.

Fakat İslam dünyası tebrikler, takdirler sunup dualar ederken, Alparslan’ın ardından, doğudan başka türlü haberler geliyordu; öz kardeşi Kirman Meliki Kavurd isyan etmiş, Rey’e yürümeye hazırlanıyordu. Alparslan mecburen Rum gazâsını yarım bırakıp başkente döndü, oradan da Hemedan’a geçerek ağabeyi Kavurd’un üzerine yürüdü. Kavurd, 5 bin deve ve katır yükü mal ve değerli eşyayı da arkasında bırakıp hızla idaresi altında bulunan Kirman’a kaçarken, Basra Körfezi kıyısında muhkem Berdesîr Kalesi’ne sığındı. Kavurd’un ordusu “aman” dileyip teslim olurken, Sultan Alparslan, isyankâr ağabeyi için bu dersin yeterli olduğunu düşünüp daha ileri gitmedi, fakat “Rum gazâsı” da neticede yarım kalmış oldu.

Takvimler 1067 yılının başını gösterirken Hazar denizinden Taşkent’e kadar neredeyse bütün Maveraünnehir’de düzeni sağlayıp doğu sınırlarını güvence altına alan Alparslan, ordusunu baharda çıkacağı batı seferine hazırlıyordu. Büyük cihangir, daha önce yarım kalan Kafkasya ve Doğu Anadolu’nun fethini tamamlamak niyetindeydi. Ancak Kavurd’un saltanatı eline geçirmesi halinde kendi ikballerinin de parlayacağına inanan adamları etrafında fitne fırıldağını çevirmeye devam ediyorlardı. Bunlardan, kaynaklarda “ahmak ve cahil” olarak tanımlanan veziri bir gün Kavurd’a şöyle dedi:

‘Cahil vezirin sözüne uydum’
“Senin baban ve deden padişah ve bu ülkelerde şah iken, sen neden Alparslan’a uyasın ve istiklalinden vazgeçesin? Kendini şah iken kul yapmana ve Alparslan’ın huzurunda düşkün göstermene sebep nedir? Şimdi bilmelisin ki, bizim askerimizin ve beylerimizin Alparslan’dan korkuları yoktur. Hem bizim askerdeki yiğit ve pehlivanlar onun askerinden çoktur.”

Divanda bulunan diğer beylerin de “Alparslan’a ne ederiz, bak gör” demeleri üzerine içten içe nefsinin sesine bürünen bu görüşlere itibar eden Kavurd, “Gece ve gündüz bu dert ile mahzun olup bağrım kan bağladı. Sizden böyle hizmet ve yardım görünce benim Alparslan’a muhalefet ve düşmanlık göstermem muhakkaktır” deyip hutbede kendi adını okuttu, sikkeyi de adına bastırmaya başladı. Gerisi yine hızlı cereyan etti; Kirman’dan gelen tüccarların getirdiği Kavurd baskılı paraları gören Alparslan batı seferinden vazgeçip ağabeyinin üzerine yürüdü. Henüz öncü birlikler karşılaşmışken Kavurd’un etrafındaki yalancı pehlivanlar alacakaranlıkta başladıkları kaçışlarını kuşluk vaktine dek sürdürdüler. Alparslan kovalamaktan yorulunca yine müstahkem bir kaleye, Cîruft’a sığınan Kavurd kardeşine haber yolladı:

“Cahil vezirin sözüne uydum, hata ettimi Sultandan af ve bağışlama dilerim.”

Sen kötülüğü iyilikle sav
“Sen kötülüğü iyilikle sav” ayetini düstur edinen kerim sultan, huzuruna gelen isyankâr ağabeyini ayakta karşıladı, kucakladı ve ona sarıldı. Sultan kardeşinin ikramı karşısında duygulanıp ağlayan Kavurd’u teselli etmek de yine Alparslan’a düştü. Bununla da kalmadı, çok sayıda kızı bulunan Kavurd’un ricası üzerine yeğenlerinin her birine çeyiz olarak 100’er bin dinar nakit ve gelir getiren mülkler bağışladı. Kavurd’un ikinci isyanı da 1067 yazında böylece sona ermiş oldu.

Zannetmeyin ki, Alparslan sadece kendi dininden olanlara karşı böylesine affedici ve cömertti. Ekim ayında gecikmiş olarak batı seferine çıktığında pek çok kaleyi fethetmiş, esir edilen Gürcü Kralı Ahsartan’ı “O şan ve şeref sahibi bir kraldır” diyerek ayakta karşılamış ve şerefine bir ziyafet vermişti. Bu hüsnü kabul üzerine Ahsartan birden kelime-i şahadet getirerek Müslüman oldu. Dönüş yolunda da sultanın önüne çıkan yaşlı bir köylü kendisinin İslam’a girdiğini söyleyince Alparslan, ona, Müslümanlık hakkında bazı sorular sorduktan sonra atından eğilerek 1000 dinar hediye vermişti.

Ne var ki, hüsnü kabul ve ikram her insanoğlunda şükür hisleri yeşertmez; o güzelliği hak etmeyende isyan ve haset hislerini de kabartır. Nitekim Alparslan yeni bir sefer için başkentten uzaklaşmaya hazırlanırken, bir kere daha ağabeyi Kavurd’un bu kez Şabankara Hükümdarı Fazluye ile birleşerek isyan hazırlığında olduğunu haber aldı. Bizans’ta ise, dul kalan İmparatoriçe Evdokya ile evlenen Kapadokyalı genç ve hırslı General Romen Diyojen bu yolla tahta geçmiş ve “doğudan gelen barbar Türklere bir ders vermek” için iyi donatılmış ordusuyla Anadolu seferine çıkmıştı. Alparslan önce Fazluye’yi yakalayıp daha sonra ağabeyinin üzerine gittiği için Diyojen’in seferine cevap veremedi. O da Doğu Anadolu’da bir güç gösterisi yaptıktan sonra güneye inerek stratejik öneme sahip Menbiç Kalesi’ni ele geçirdi. Bu sırada ordusu dağılan Kavurd, “Allah aşkına bana şefkat göster, merhamet et” cümleleriyle süslenmiş bir mektup göndermişti bile. Alparslan ağabeyini yine affetti, mülkünü bağışlayıp Rey’e döndü. Tabii, imparator ile sultanın, iki devin karşılaşması, Alparslan’ın Kavurd meşgalesi yüzünden 1068 ve 1069’da mümkün olmadı.

Kaderin cilvesi
1070 yılına gelindiğinde kader cilvelerinden birini sergiledi; Kavurd’un oğlu Sultan Şah babasına isyan etti. Zira babasının, amcası Alparslan karşısında uğradığı her başarısızlık kendisinin de sultanlık yolunu kapatıyordu. Kavurd kendi oğluyla uğraşırken, Alparslan da batıda Diyojen’in Frank-Norman, Bulgar, Slav, Peçenek, Uz (Oğuz), Gürcü ve Ermeni savaşçılardan oluşan 200 bin kişilik dev bir orduyla, bu sefer işi kesin olarak bitirmek amacıyla kendi üzerine geldiğini öğrendi. O sırada Halep şehrini kuşatmış olan Alparslan, 25 bin kişilik ordusuyla süratle kuzey doğuya yöneldi, yolda Türkmen beylerinden ve Kürt Mervanoğullarından katılan askerlerle ordusunun sayısı 50 bine ulaştı. Burada önemli bir hatırlatma yapalım; daha önce Diyarbakır’dan geçerken Mervanoğlu Nizamüddin Bey, Alparslan’a bağlılıklarını bildirerek Selçuklu askerlerinin sefer masrafları için 100 bin dinar takdim etmişti. Ancak bu paranın Diyarbekirli gariban çiftçilerden toplandığını öğrenen Alparslan, “Benim çiftçilerin parasına ihtiyacım yoktur” diyerek bu parayı reddetmişti.

Melikşah’ın keskin adaleti
İşte bu ahval üzre, Alparslan, Diyojen ile 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te çarpıştı ve tarihi değiştiren zaferi kazandı. Aklının bir tarafı doğuda, şimdilik isyankâr oğlu ile meşgul olan isyankâr ağabeyi Kavurd’da idi. Ancak bütün Müslümanların duası da Alparslan ve ordusuyla birlikte idi. Gerisi malum; esir imparatoru otağında ağırladı, hediyelerle İstanbul’a uğurladı. Gel gör ki, kendi yurdunda Bizans oyunlarına kurban giden İmparator, gözlerine mil çekilip kör edilerek Kınalıada’ya hapsedildi ve Ağustos 1072’de acılar içinde can verdi.
Kavurd mu? Her seferinde Alparslan’ın efsanevi merhametine sığınmıştı, ancak Melikşah’ın keskin adaletinden kurtulamadı. Babasının Harezmli Yusuf adlı bir kale muhafızının suikastı sonucu şehit olması üzerine tahta geçen Melikşah, bu kez kendisine isyan eden amcası Kavurd’un af dilemesine kanmayıp onu boğdurtarak ortadan kaldırdı.

Şimdi siz söyleyin, Ebu’l-Feth Muhammed Alparslan bin Davud Gazi, Malazgirt’te sadece Romen Diyojen ve Bizans ordusu ile mi savaştı? Yoksa aklının yarısı, arkasında onu vurmak için fırsat kollayan öz kardeşinde miydi? İşte böyledir trajedi… Her ikisine de kırk küsur yıllık birer ömür bahşedilir, ancak biri tarihe âsi, öbürü gazi olarak geçer. Allah, bizi, tarihini dolduranlardan değil, tarihi dolduranlardan eylesin. Ve Allah bizi, tarihi geçenlerden değil, tarihe geçenlerden eylesin!

Dr. M. Mücahit Küçükyılmaz

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: